Bu yazının toplamı “Tefsire karşı çıkmadan hadise karşı çıkmak mümkün mü?” sorgulamasının bir açılımı.
Ahzab 21, Nisa 59 ve 80, Ali İmran 31 (1) gibi direkt Kur’an’ın kendisinin Peygamber’i örnek ve sünneti kaynak emrettiği ayetler sayesinde “Kuran Müslümanlığı” denen akımın iç çelişkisini çok açık görüyoruz: “Tek seçeneğim bu ve başka seçeneklerim de var” cümlesindeki kendiyle çelişiklik gibi. İç çelişki (internal contradiction) veya daha sistemik anlamda bir fikrin kendini çürütmesi (self refuting idea) zaten mantıksal akıl yürütmedeki en büyük kusurdur. “Kuran Müslümanlığı” da bu kusurla malül.
Peki ya yukarıdaki gibi ayetler olmasaydı?
Kur’an, Peygamber’i örnek veya onun yaşayışını kaynak almayı emretmeseydi, yine de sünneti referans almak zorunda kalır mıydık?
Felsefi tartışmayı daha ileri götürelim: Tarihsel bilgi veya literatür için başvurmaktan kaçamayacağımız birşeyden etik sorunlara çözüm ararken kaçabilir miyiz? Bu ikisini gerçekten birbirinden koparabilir miyiz?
Biraz bu senaryoyu simüle etmeye çalışalım.
Bunun için İbni Tufeyl’in Hay Bin Yakzan felsefi romanı gibi bir düşünce deneyi de düşünebiliriz. İbni Tufeyl, bir insanın tanrı veya dinle ilgili hiçbir şey duymadan da “Yaratıcı” fikrini edinip edinemeyeceğini sorgular. Bunun için tamamen izole bir adada doğup tek başına büyümüş bir insan hayatı kurgular: Otuz yaşına kadar hiçbir insanla karşılaşmadan, din veya tanrı ile ilgili tek kelime duymadan, hiçbir dil, kültür, sosyal yapının işlemesine maruz kalmadan yaşayan Hay Bin Yakzan’ın hayatı. Bir düşünce deneyi olan bu felsefi roman, insanoğlunun hiçbir epistemeden etkilenmeden, salt kendi kendine de tanrı fikrine ulaşma olasılığını başarılı şekilde simüle eder.
Biz de aynı tekniği, aynı testi “Kur’an Müslümanlığı”na uygulayalım. Bakalım o da böyle bir testi geçebilir mi?
Günümüzde yaşayan, tüm inancı monoteizmden ibaret olan, hiçbir din ve mezhebe aidiyeti olmayan bir insan hayal edelim. Adı Hugo olsun.
Hugo’nun tüm dinleri eşit zihni mesafeden araştırdığını varsayalım.
Sıra İslam’a geliyor. Bir Kur’an’ı Kerim tercümesi alıyor ve okumaya başlıyor.
Haşir Suresi 7. Ayet’i okuduğunu hayal edelim: “Allah’ın o (fethedilen) şehir halkından Resulü’ne verdiği fey, Allah’a, Resul’e, (ve Resul’e) yakın akrabalığı olanlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. Öyle ki, bu mallar ve servet, sizden zengin olanlar arasında dönüp dolaşan bir devlet olmasın. Resul size ne verirse artık onu alın, sizi neden sakındırırsa artık ondan sakının ve Allah’tan korkun. Şüphesiz ki Allah, cezası pek şiddetli olandır.”
Bu ayeti okuyunca Hugo’nun aklında basitten karmaşığa doğru şu sorular beliriyor:
-Fey ne demek?
-Hangi şehir ve halkından bahsediyor?
-Tam olarak ne olmuş? Ne zaman olmuş? Neden olmuş?
-Bu ayette anlatılan ‘fey dağıtımında gözetilecek ilkeler’, tek seferlik mi? Tek bu olaya mı mahsus?
-Bu ayetteki Peygamber’e itaat emri sadece bu spesifik fey dağıtımı olayıyla mı sınırlı, yoksa Allah bu tutumun genişletilmesini mi arzu ediyor?
-Bu ayetteki Peygamber’e itaat emri sadece bu vakaya özgü ise neden ayet olarak Kur’an’a giriyor? Tek seferlik bir hükmün, devamı emredilmeyen bir şeyin neden ayetle altı çiziliyor?
-Peygamber’in hayatında buna benzer başka olaylar var mı? Varsa, onlarda izlediği ahlak ile bu spesifik fey dağıtımındaki ahlak paralel, tutarlı ve bütüncül mü?
-Tutarlı değilse; Peygamber’in kendisi ahlak ve fetaneten diğer insanlardan farksız mı? Peygamber’in kendi de ancak ayet geldiğinde veya korkutulduğunda mı doğru ahlakla hareket edebiliyor?
-Bu durumda ahlaka en kabil insan dahi tikel bir ahlak kuralından başlayarak onu genişletebilme, o tikel kuralın başka senaryolara izdüşümünü kavrayabilme ve devamında iç çelişkisi olmayan ve her kaidesi birbiriyle tutarlı, birbirini tamamlayan bir etik sistem inşa ve amel yetisinden mahrum olmuyor mu? O zaman Tanrı’nın tek tek, her birini tikel olarak belirlemediği şeylerden insanı aklen sorumlu tutması adil mi?
-Yok eğer Peygamber hayatındaki diğer olaylarda da ayet gelsin gelmesin aynı yüksek ahlakı izlemişse, o zaman bu aynı zamanda Tanrı’nın insana imtihan yüklemekte zalim ve adaletsiz olmadığına da delildir. Çünkü yarattığı aklın veya algoritmanın çalıştığını; aklın tikellerden bütünü kavrama ve sistem kurma kabiliyetinde olduğunu gösterir. Başka deyişle, Tanrı’nın yarattığı akıldan eminliğini; Kendisi kıvılcımı bahşettiğinde veya bir hidayet kapısı aralığında, insan aklının oradan yürüyebileceğini, o hidayetin tamamına kabil olduğunu gösterir.
-Dolayısıyla Tanrı’nın insanı imtihan etmeden önce bu imtihanın insanoğlunun kabiliyeti dışında olmadığını kanıtlaması gerekir. Bunun kanıtı da, emrettiği ahlaka en üst düzeyde eren bir insanın varlığı ve diğer insanların ondan öğrenebilme olasılığının ortaya konmasıdır.
-Eğer Tanrı’nın emrettiği ideal ahlaka kabil örnek bir insan ortaya çıkamıyorsa ve daha zayıfın daha üstünü takdir ve itiraf edip ondan öğrenme olasılığı yoksa; yani bu ikisi birlikte tanıtlanamıyorsa, Tanrı’nın insanı sınamakla ona zulmetmiş olmadığını tanıtlamak da güçleşir.
…
Basitten metadüzeye bu sorgulamalara cevap arayan Hugo, bir bakıma Peygamber, Kur’an, İslam’a inanmadan önce insanın imtihan edilmesinin adil olup olmadığını, bunun için de önce insanın hidayete kabil olup olmadığını tespit etmesi gerektiğini düşünür. Son ikisini çürütürse, zaten Kur’an’a inanmasına veya müslüman olmasına, hatta belki hiçbir dine inanmasına gerek kalmayacaktır. Söz konusu iki sorgulamanın kestirme yolu ise, Peygamber’in rol yapan, sahte bir kişilik mi, yoksa gerçekten Tanrı’nın hidayetinin en yüksek seviyede kanıtı/tecellisi bir elçi mi olduğunu tartmaktır. Bunu anlamak için de “pattern recognition” uygulamak, yani Peygamber’in tek seferlik veya spontan değil, uzun bir zamana yayılmış davranışlar bütününe bakmak; bunun içinse başından geçen tüm olaylara birden bakmak yani bütün hayat hikayesine ulaşmak ihtiyacı hisseder. Dolayısıyla Kur’an’la birlikte Peygamber’in biyografisini, sözlerini, bunların toplamındaki tonun Kur’an’daki etik kodla tutarlı olup olmadığını birlikte incelemek ister. Başka deyişle, Kur’an’ın kendisiyle onu ulaştıran arasındaki ilişkiyi, birbirleri üzerinden ikisinin “authenticity”sini yani hakikiliğini validasyona tabi tutmak ister. Bu, testlerin en zoru değil midir? Hem Kur’an hem de onu ulaştıran bu validasyonu birlikte geçerlerse, inanmamak neredeyse olanakdışı kalır.
Hugo, eğer İslam’a inananacaksa, önce onu en zor validasyona tabi tutmaya kararlıdır. Bunun için de Peygamber’in biyografisine, sözlerine bakması zorunludur.
Dolayısıyla, Peygamber’in yaşantı ve sözleri, Allah onları “sünnet” yani uymakla emrolunmuş bir örnek kılsın veya kılmasın, Kur’an’ın validasyonu, inancın mümkün ve adil olup olmadığının validasyonu gibi felsefi sorgulamalarda bakılması mecburi bir değişken ve düşünce içeriğidir.
Başka deyişle, müslümanlar sünneti gözardı etmek için gerekçeler icad etse bile, “sünnet” henüz müslüman olmamış ama islamı inceleyenler için Kur’an’ın kendi kadar bakılması zorunlu bir denklem öğesidir.
Bir Kitap’ı onu ulaştıran kişiden; Tanrı’nın neden o kişiyi seçtiği sorusundan yalıtarak düşünemezsiniz. O inancı ister anlamak, ister benimsemek, isterse reddetmek için olsun, o kişiyi denkleme katmak zorundasınız. Hatta neden o kişiyi seçtiği sorusunu da, seçmeden önceki sebepleri ve seçtikten sonraki süreç ve hikmetleri diye genişletmek zorudasınız.
Peki ya bu, sünni olmanın dayattığı bir yargı mı? Sünni olmasam da bu yargıya varır mıydım?
İnsan zekasının en üst seviyesinin “metacognition” olduğu söylenir; yani insanın kendi düşünüşünü düşünmesi, incelemesi, hatta röntgenlemesi; bilincini kendi düşünme süreçlerine yöneltmesi. Dinin kaynaklarını belirlerken tarafsız olamamaktan endişe ediyorsak, dindışı alanlarda neyin kaynak olup olmayacağını belirleme süreçlerimize göz atabilir; o süreçlere “metadüzey” bakabiliriz. Sonra dine uyguladığımız zihin davranışımızın o diğer alanlardakine benzer olup olmadığını tartabiliriz.
Bunun için edebiyata bakalım mesela. Edebiyatta metinlere nasıl yaklaşıyor, onları nasıl okuyoruz? Bir romanı, yazarı veya dönemi hakkında hiçbir şey bilmeden okuyuşumuzla, bildikten sonraki düşünüşümüz nasıl farklılaşıyor? Bir yazarın şahsi hayatının, karakterinin, değerlerinin yazdığı şeye etkisi var mıdır, yok mudur? Bu bakılması gereken birşey midir yoksa üstü örtülmesi gereken birşey mi? Ya da o eserinin diğer eserlerleriyle karşılaştırılması?
Edebiyatla uğraşanlar için bir metin okunurken o metnin yazarı, dönemi, diğer eserleri, o metnin yazıldığı dil, o dönemde başka yazarların ne yazdığı vs. hepsi merak ve inceleme konusudur ve olmalıdır da. En basiti “intertextuality” yani metinlerarasılık bunu zorunlu kılar. Yani bir kitabı başka bir kitaba bakmadan anlayamayacak olduğunuz durumlar. Yani eserlerin “tefsir” gerektirdiği durumlar. Mesela Nazan Bekiroğlu’nun Kehribar Geçidi veya Ayfer Tunç’un Mağara Arkadaşları eserini anlayabilmek için Ashab-ı Kehf kıssasını öğrenmeniz gerektiği gibi. Veya Matrix filminin hem Tevrat’taki bazı olay ve karakterlere hem de Plato’nun Mağara alegorisine bir gönderme olduğunu öğrenmeniz gerektiği gibi.
Felsefe ile uğraşanlar da mesela Foucault’nun insanların bugün neyi, neden, nasıl düşündüğünü anlayıp açıklayabilmek için “Kavramların Soykütüğü”, “Bilginin Arkeolojisi” gibi deşme, kurcalama yani tefsir metodları önerdiğini bilir. Birçok filozof insanların nasıl düşündüğü, hangi kavramları niye, nasıl kullandıkları ile o kavramların doğuşu arasındaki ilişkiyi analiz ve nihayetinde tefsir etmek için metodlar geliştirmeye çalışmıştır. Francis Bacon’ın “Zihnin Dört Putu”nu tefsiri, Nietzsche’nin bugünkü Batı ahlakını anlamak ve tefsir için “Ahlakın Soykütüğü” metodunu kullanması gibi. Veya Thomas Kuhn’nun bilimsel devrimlerin yapısını anlayıp tefsir edebilmek için “theory-ladenness (teori yüklülük)” kavramını geliştirmesi; bu kavramla doğa bilimlerinde bile paradigmaların algıyı nasıl şekillendirdiğini, salt bilimsel veya nötr sandığımız tanım ve kavramların onları kullanan kuramsal ağlardan semantik olarak bağışık ve bağımsız olmadığını ve nihayet paradigma değişikliklerinin gestaltvari psikolojik değişikliklere benzerliğini tefsir etmesi gibi.
Kısaca edebiyattan felsefeye insan zihninin faaliyet gösterdiği her alanda tefsir yani eşelemek, herşeyin kökenine inmek insan zihni için kaçınılmaz bir zorunluluktur çünkü insan zihni için zaman ve mekanla bağlı ortaya çıkmış hiçbir hiçbir olgu kendini tek başına açıklayıcı değildir. Ve tefsir süreçlerinde başka metinler, dil analizleri, tarihsel incelemeler, dönemin önemli figürlerinin hayatları ve sair herşey bir bilgi kaynağıdır; dışlanmaz, bakılır, incelenir.
Kur’an’ı anlamak için de metinlerarasılığını, kaynaklararasılığını, dolayısıyla tefsir gerektirdiğini idrak etmek çok önemlidir. Kur’an’ın kendisi çokça diğer kutsal kitaplara, tarihsel dönemlere, karakterlere atıfta bulunur. O yüzden müslümanlığı araştıran birçok insan Kur’an’ı diğer kutsal kitaplarla karşılaştırmalı okur. Ve bu yöntem, mesela Tevrat, İnciller, Kur’an’ı Kerim ve Bilim kitabının yazarı Maurice Bucailles gibi yüksek zihinlerin müslüman olmasında çok etkilidir. Başaklar ve Ayrık Otları kitabının yazarı İsveçli filozof Tage Lindbom’un müslüman olmasında lisanların, mimarilerin dini inançlarla etkileşimini ve sufi metinlerdeki İslam yorumunu incelemesinin etkili olması da kutsal kitapları anlamada metinler hatta disiplinlerarasılığın kaçınılmazlığına bir örnektir. Leopold Weiss, Paul Williams, Muhammad Ali, Joram Van Klaveren, Kareem Abdul-Jabbar, Malcolm X gibi kimselerin, müslüman olmalarında Peygamber’in (sav) hayatının, karakterinin, ahlaki netliğinin, ırkçılık karşıtı ve eşitlikçi yaşayış ve sözlerinin vs. etkili olduğunu söylemeleri ise Peygamber’in hayat ve sünnetinin bizzat hem bilgi hem hidayet kaynağı olduğunu yani hadislerin ve sünnetin birincil tefsir kaynağı olduğunu, tefsirin parçası olduğunu göstermektedir. Özetle İslam’a, hidayete giden, o hidayeti tefsir eden yollar çoktur; Peygamber’in yaşayışı, hadisleri de o yolların başında gelir. Pratikte hadisleri yasaklamanın tefsiri yasaklamaktan farkı yoktur.
Dolayısıyla, müslüman olup olmamaya karar verirken diğer kutsal metinlerden farklı tarikatlerin yorumlarına, metinlerin gramer ve etimolojik analizinden kutsal metinlerin ortaya çıktığı dönemdeki diğer literatüre kadar incelemeye yönelen insanlara hadisleri nasıl men edebilirsiniz? Kur’an’ı her tür mihenk taşına tutarak incelemek isteyen insanlara bütün araçları, yöntemleri serbest kılıp birtek hadislerle mihenge tutmayı nasıl yasaklayabilirsiniz? İnsan aklına edebiyattan felsefeye diğer disiplinlerde serbest kıldığınız çapraz sorgulamaları; metinler, kaynaklar, disiplinler arası çalışmaları konu İslam’a gelince nasıl kısıtlayabilirsiniz? Bu, iyi ihtimalle bir muhakeme hatası, farkında olunmayan bir iç çelişki; gerçekçi bir kuşku veya ihtimalle ise bir dayatma ve sansürdür. Ondan da öte bir şizofreni, zihin yarılmasıdır; yani insanlara araştırmalarında kaynak almaktan kaçamayacakları birşeyi örnek almayı, benimsemeyi yasaklamaktır. Daha açık bir deyişle: “İslam’ı araştırmak için Peygamber’in hayatına bakmak zorundasın ama onunla amel etmen yasak” tutumudur. İşte “Kur’an Müslümanlığı” tam olarak böyle bir şizofrenidir.
Son olarak, “Kur’an Müslümanlığı” akımının bazı hadislerin sıhhatiyle ilgili endişeden doğmuş safiyane bir muhakeme hatasından ibaret olduğunu varsayalım. Bu endişe zaten hadis ilminin kendisinde “embedded” yani gömülüdür. Hadis ilmi zaten her hadis aynı sıhhatte olmadığı için vardır. Bu olguyu zaten başta hadis ilminin kendi itiraf etmektedir. “Sünnet”, hadis diye rivayet edilen herşeyi hiç ayrıma, incelemeye tabi tutmadan alıp kabul etmek değildir. Sünnet, zaten rivayet edilenlerin hangisinin ve ne kesinlikte sünnet olup olmadığını incelemeyi de barındırır. Kur’an Peygamber’den geleni alıp O’nun (sav) sakındırdığından kaçınmayı emrederken, neyin Peygamber’den gelip gelmediğini ayırt etmeyi de zaten “embedded” yani içine gömülü olarak emretmiş olmaktadır. Özetle, en naif veya iyi niyetli ihtimalle bile “Kur’an Müslümanlığı” akımı felsefi olarak koca bir fiyaskodur.
Notlar:
1) Ahzab 21: Andolsun, sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah Resulü’nde güzel bir örnek vardır.
Nisa 59: Ey iman edenler, Allah’a itaat edin; elçiye itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer birşeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah’ ve elçisine döndürün. Şayet Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız. Bu, hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir.
Nisa 80: Kim Resul’e itaat ederse, gerçekte Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, Biz seni onların üzerine koruyucu göndermedik.
Ali İmran 31: De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun; Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.”
Yazar: Aslı R. Topuz
26 Ağustos 2026